Günümüzde kime "Sabah uyandığınızda ilk ne yapıyorsunuz?" diye sorsak, çoğumuzdan aynı otomatik cevap gelir:" Telefonu elime alıyorum." Peki, sabah gözümüzü açar açmaz bizi o ekrana hapseden, telefonu hayatımızın vazgeçilmezi haline getiren şey tam olarak nedir?
Aslında bu durum, çocukluğumuzdan beri aşina olduğumuz o meşhur cümlenin dijital çağa uyarlanmış halidir: "Bak, komşunun çocuğu sınavdan kaç almış!" Eskiden bizi sadece mahalledeki birkaç çocukla kıyaslarlardı; şimdiyse sosyal medya sayesinde dünyanın dört bir yanından insanla, yirmi dört saat boyunca kendimizi kıyaslar buluyoruz. Üstelik bu yarışın sonu da yok. Sosyal medyada gezinirken her çevreden insanı görüyor ve kendimizi her açıdan onlarla kıyaslıyoruz. Kiminin maddi yaşantısıyla, kiminin aşk hayatıyla kiminin aile tablosuyla kendimizi kıyaslıyoruz. Kiminin elbisesi bizden daha güzel, kiminin zamanı bizden daha çok... Günün büyük bir bölümünde bu yapay mükemmelliğe maruz kalmak ise zihnimizde tehlikeli bir sinyal oluşturuyor: "Herkesin hayatı çok iyi, bir tek ben kötü durumdayım."
Peki, ekranın arkasındaki bu insanlar gerçekten bu kadar mutlu mu?
Bunu anlamak için sosyal medyayı kişisel bir "vitrin" gibi düşünmek gerekiyor. Gerçek hayatta işler her zaman yolunda gitmez; ekonomiyi, ilişkileri ya da başımıza gelen talihsizlikleri her an kontrol edemeyiz. Bu kontrol kaybı da bizi içten içe mutsuz eder. İşte tam bu noktada dijital vitrinimiz devreye girer. Hayatımızda kötü giden şeyleri saklayıp, ekrana estetik bir fotoğraf koyduğumuzda ve o fotoğrafa peş peşe "beğeniler" gelmeye başladığında vücudumuz anında dopamin salgılar. Bu kimyasal reaksiyon, beynimize sahte bir başarı ve sevilme hissi armağan eder. Yani aslında dışarıya gösterdiğimiz o abartılı mutluluk, içerideki yetersizlik duygusunu bastırma çabamızdan başka bir şey değildir.
İşin en acı tarafı ise bu sahte mutluluk uğruna ödenen gerçek bedeller.
Günümüzde insanlar sadece "mutlu ve elit" görünmek uğruna hiç çekinmeden büyük borçların altına girebiliyorlar. Sırf fotoğraf çekilmek için gidilen lüks tatiller, sırf paylaşım yapmak için bütçeyi zorlayan pahalı kahveler…
Hayat boyu bizden daha iyi durumda olan, daha lüks yaşayan ya da daha şanslı görünen insanlar hep var olacak. Bu, dünyanın kaçınılmaz bir kanunudur. Burada önemli olan, bizim bu durumu nasıl algıladığımızdır. Eğer sürekli bir kıyaslama çılgınlığı içinde yaşar ve başkalarının hayatına bakarak kendi içimizde bir "başarısızlık" algısı yaratırsak, zihnimiz körelir. Sürekli başkasının yolunu izlersek, önümüzdeki yolu göremez oluruz. Kendi hayatımıza odaklanmayı bıraktığımız için de burnumuzun ucuna kadar gelen gerçek fırsatları ve güzellikleri görmez, kaçırırız.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ece Deniz
Dijital Vitrinler
Günümüzde kime "Sabah uyandığınızda ilk ne yapıyorsunuz?" diye sorsak, çoğumuzdan aynı otomatik cevap gelir:" Telefonu elime alıyorum." Peki, sabah gözümüzü açar açmaz bizi o ekrana hapseden, telefonu hayatımızın vazgeçilmezi haline getiren şey tam olarak nedir?
Aslında bu durum, çocukluğumuzdan beri aşina olduğumuz o meşhur cümlenin dijital çağa uyarlanmış halidir: "Bak, komşunun çocuğu sınavdan kaç almış!" Eskiden bizi sadece mahalledeki birkaç çocukla kıyaslarlardı; şimdiyse sosyal medya sayesinde dünyanın dört bir yanından insanla, yirmi dört saat boyunca kendimizi kıyaslar buluyoruz. Üstelik bu yarışın sonu da yok. Sosyal medyada gezinirken her çevreden insanı görüyor ve kendimizi her açıdan onlarla kıyaslıyoruz. Kiminin maddi yaşantısıyla, kiminin aşk hayatıyla kiminin aile tablosuyla kendimizi kıyaslıyoruz. Kiminin elbisesi bizden daha güzel, kiminin zamanı bizden daha çok... Günün büyük bir bölümünde bu yapay mükemmelliğe maruz kalmak ise zihnimizde tehlikeli bir sinyal oluşturuyor: "Herkesin hayatı çok iyi, bir tek ben kötü durumdayım."
Peki, ekranın arkasındaki bu insanlar gerçekten bu kadar mutlu mu?
Bunu anlamak için sosyal medyayı kişisel bir "vitrin" gibi düşünmek gerekiyor. Gerçek hayatta işler her zaman yolunda gitmez; ekonomiyi, ilişkileri ya da başımıza gelen talihsizlikleri her an kontrol edemeyiz. Bu kontrol kaybı da bizi içten içe mutsuz eder. İşte tam bu noktada dijital vitrinimiz devreye girer. Hayatımızda kötü giden şeyleri saklayıp, ekrana estetik bir fotoğraf koyduğumuzda ve o fotoğrafa peş peşe "beğeniler" gelmeye başladığında vücudumuz anında dopamin salgılar. Bu kimyasal reaksiyon, beynimize sahte bir başarı ve sevilme hissi armağan eder. Yani aslında dışarıya gösterdiğimiz o abartılı mutluluk, içerideki yetersizlik duygusunu bastırma çabamızdan başka bir şey değildir.
İşin en acı tarafı ise bu sahte mutluluk uğruna ödenen gerçek bedeller.
Günümüzde insanlar sadece "mutlu ve elit" görünmek uğruna hiç çekinmeden büyük borçların altına girebiliyorlar. Sırf fotoğraf çekilmek için gidilen lüks tatiller, sırf paylaşım yapmak için bütçeyi zorlayan pahalı kahveler…
Hayat boyu bizden daha iyi durumda olan, daha lüks yaşayan ya da daha şanslı görünen insanlar hep var olacak. Bu, dünyanın kaçınılmaz bir kanunudur. Burada önemli olan, bizim bu durumu nasıl algıladığımızdır. Eğer sürekli bir kıyaslama çılgınlığı içinde yaşar ve başkalarının hayatına bakarak kendi içimizde bir "başarısızlık" algısı yaratırsak, zihnimiz körelir. Sürekli başkasının yolunu izlersek, önümüzdeki yolu göremez oluruz. Kendi hayatımıza odaklanmayı bıraktığımız için de burnumuzun ucuna kadar gelen gerçek fırsatları ve güzellikleri görmez, kaçırırız.