Kaygı; tıpkı mutluluk, sevinç ya da üzüntü gibi en temel, en insani hislerimizden biri. Ancak kabul edelim, modern dünyada belki de adını en çok andığımız, içimizde en fazla ağırladığımız duygu haline geldi. İnsanın içine bir kez o kurt düştü mü, düşünceler durmaksızın birbirini kovalamaya başlıyor. Son dönemlerin popüler kavramı olan “overthinking”, yani aşırı düşünme hali de tam olarak kaygının zihnimizde kurduğu bir oyun. Sürekli bir yönetmen gibi geleceğin senaryosunu yazıyor, kafamızda oynatıyor, ihtimallerden ihtimaller doğuruyor ve günün sonunda içinden çıkılmaz bir zihinsel karmaşanın içinde kalıyoruz.
Üstelik kaygıyı sadece zihnimizde soyut bir düşünce olarak da yaşamıyoruz; o zihnimizden taşıp bedenimize sızıyor. Hani bazen “İçimde kötü bir şey olacakmış gibi bir his var” deriz ya; işte bu his aslında vücudumuzun verdiği somut bir alarmdır. Sempatik sinir sistemimizin aktif olduğunu, yani bedenimizin “Savaş ya da Kaç!” moduna geçtiğini gösterir.
Geçmişteki atalarımız vahşi bir hayvanla karşılaştıklarında, hayatta kalabilmek için bu sisteme muhtaçtılar. Alarm çaldığı o saliseler içinde sempatik sinir sistemi kontrolü ele alır. O an bir tehlike karşısındaymışız gibi göz bebeklerimiz büyür, kalbimiz göğsümüzden fırlayacakmış gibi çarpmaya başlar, nefesimiz sıklaşır, ellerimiz terler veya buz keser, kaslarımız kasılır. Vücut, sindirim ve bağışıklık gibi o an hayati olmayan tüm fonksiyonları durdurup sadece hayatta kalmaya odaklanır.
Bugün sokakta karşımıza bir mamut çıkmıyor belki ama biz bir sınava gireceğimizde, önemli bir sunum yapacağımızda, faturaları düşündüğümüzde ya da geleceği planlamaya çalıştığımızda o ilkel mekanizma aynı şiddetle devreye giriyor. Öyle ki, bazen sadece uyarıcı bir madde olan kahveyi biraz fazla kaçırdığımızda bile, vücudumuzdaki o yapay uyarılmayı beynimiz yanlış yorumluyor: “Eyvah, kalp hızlandı, demek ki tehlikedeyiz!” ve kendimizi durup dururken o yoğun kaygının içinde bulabiliyoruz.
Peki, geçmişte bizi hayatta tutan bu mekanizma, modern dünyada neden bizi tüketen bir düşmana dönüşüyor? Çünkü ilkel insan kurdu görür, savaşır ya da kaçardı; yani tehlike biter, sistem normale dönerdi. Bugün ise zihnimizdeki kurtlar hiç gitmiyor. Gelecek kaygısı, iş stresi, yetiştirilmesi gereken işler derken sempatik sinir sistemimiz hiç kapanmıyor ve kaygı kronik bir hal alıyor. Uzun süre bu yük altında yaşamak ise bedende ciddi fiziksel hasarlara yol açıyor. Yani kaygı sadece neşemizi değil, sağlığımızı da çalar.
Tam bu noktada, İbni Sina’nın yaptığı düşünülen bir deneye değinmek istiyorum. İki kuzu, yan yana iki ayrı kafese konuluyor. Birinci kuzunun karşısında, cam bir bölmenin arkasında duran ve ona fiziksel olarak asla zarar veremeyecek bir kurt var. Kuzu bu tehdidi net bir şekilde görüyor. İkinci kuzunun önü ise kapalı, kurdu kesinlikle göremiyor; ancak yan kafesteki arkadaşının verdiği tüm tepkileri izleyebiliyor.
Deneyin sonunda, kurdu doğrudan gören birinci kuzu elbette büyük bir kaygı yaşıyor. Fakat asıl sarsıcı olan, kurdu hiç görmeyen ikinci kuzunun durumudur: Ortada görünür hiçbir tehlike olmamasına rağmen, sadece yanındaki arkadaşının dehşetine tanık olduğu için, bu kuzunun da stres hormonları fırlıyor ve kaygı seviyesi kurdu gören kuzuyla aynı düzeye geliyor.
Bu çalışma bize çok önemli bir gerçeği gösteriyor: Kaygı bulaşıcıdır. Canlılar tehlikeyi sadece kendileri deneyimleyerek öğrenmezler. Birinin verdiği panik tepkisi, beynimiz için “Burada ölümcül bir tehlike var!” sinyalidir. Bugün sosyal medya ve kitle iletişim araçlarıyla, aslında her an yan kafesinde kurt olan binlerce insanın panik çığlıklarına maruz kalıyor, o kurdu görmesek de stresini hücrelerimize kadar taşıyoruz.
Peki ne yapmalıyız? Aklımıza o en kötü senaryolar hücum ettiğinde ya da çevremizin kaygı dalgasına kapıldığımızda, durup bu tehditlerin ne kadarının gerçek, ne kadarının "sosyal bir bulaşma" olduğunu masaya yatırmamız gerekiyor. Çoğu zaman gerçekleşme ihtimali yüzde bir bile olmayan bir ihtimal, hayatımızın yüzde yüzünü ele geçiriyor. Ve unutmayalım: O çok korktuğumuz senaryo bir gün gerçekleşse bile, inanın bize vereceği zarar, onu beklerken aylarca zihnimizde yarattığımız ve bedensel olarak ödediğimiz o hayali yıkım kadar büyük olmuyor.
Yorum Ekle
Yorumlar (0)
Sizlere daha iyi hizmet sunabilmek adına sitemizde çerez konumlandırmaktayız. Kişisel verileriniz, KVKK ve GDPR
kapsamında toplanıp işlenir. Sitemizi kullanarak, çerezleri kullanmamızı kabul etmiş olacaksınız.
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.
Ece Deniz
Kaygı: İçimizdeki Kurtlar
Kaygı; tıpkı mutluluk, sevinç ya da üzüntü gibi en temel, en insani hislerimizden biri. Ancak kabul edelim, modern dünyada belki de adını en çok andığımız, içimizde en fazla ağırladığımız duygu haline geldi. İnsanın içine bir kez o kurt düştü mü, düşünceler durmaksızın birbirini kovalamaya başlıyor. Son dönemlerin popüler kavramı olan “overthinking”, yani aşırı düşünme hali de tam olarak kaygının zihnimizde kurduğu bir oyun. Sürekli bir yönetmen gibi geleceğin senaryosunu yazıyor, kafamızda oynatıyor, ihtimallerden ihtimaller doğuruyor ve günün sonunda içinden çıkılmaz bir zihinsel karmaşanın içinde kalıyoruz.
Üstelik kaygıyı sadece zihnimizde soyut bir düşünce olarak da yaşamıyoruz; o zihnimizden taşıp bedenimize sızıyor. Hani bazen “İçimde kötü bir şey olacakmış gibi bir his var” deriz ya; işte bu his aslında vücudumuzun verdiği somut bir alarmdır. Sempatik sinir sistemimizin aktif olduğunu, yani bedenimizin “Savaş ya da Kaç!” moduna geçtiğini gösterir.
Geçmişteki atalarımız vahşi bir hayvanla karşılaştıklarında, hayatta kalabilmek için bu sisteme muhtaçtılar. Alarm çaldığı o saliseler içinde sempatik sinir sistemi kontrolü ele alır. O an bir tehlike karşısındaymışız gibi göz bebeklerimiz büyür, kalbimiz göğsümüzden fırlayacakmış gibi çarpmaya başlar, nefesimiz sıklaşır, ellerimiz terler veya buz keser, kaslarımız kasılır. Vücut, sindirim ve bağışıklık gibi o an hayati olmayan tüm fonksiyonları durdurup sadece hayatta kalmaya odaklanır.
Bugün sokakta karşımıza bir mamut çıkmıyor belki ama biz bir sınava gireceğimizde, önemli bir sunum yapacağımızda, faturaları düşündüğümüzde ya da geleceği planlamaya çalıştığımızda o ilkel mekanizma aynı şiddetle devreye giriyor. Öyle ki, bazen sadece uyarıcı bir madde olan kahveyi biraz fazla kaçırdığımızda bile, vücudumuzdaki o yapay uyarılmayı beynimiz yanlış yorumluyor: “Eyvah, kalp hızlandı, demek ki tehlikedeyiz!” ve kendimizi durup dururken o yoğun kaygının içinde bulabiliyoruz.
Peki, geçmişte bizi hayatta tutan bu mekanizma, modern dünyada neden bizi tüketen bir düşmana dönüşüyor? Çünkü ilkel insan kurdu görür, savaşır ya da kaçardı; yani tehlike biter, sistem normale dönerdi. Bugün ise zihnimizdeki kurtlar hiç gitmiyor. Gelecek kaygısı, iş stresi, yetiştirilmesi gereken işler derken sempatik sinir sistemimiz hiç kapanmıyor ve kaygı kronik bir hal alıyor. Uzun süre bu yük altında yaşamak ise bedende ciddi fiziksel hasarlara yol açıyor. Yani kaygı sadece neşemizi değil, sağlığımızı da çalar.
Tam bu noktada, İbni Sina’nın yaptığı düşünülen bir deneye değinmek istiyorum. İki kuzu, yan yana iki ayrı kafese konuluyor. Birinci kuzunun karşısında, cam bir bölmenin arkasında duran ve ona fiziksel olarak asla zarar veremeyecek bir kurt var. Kuzu bu tehdidi net bir şekilde görüyor. İkinci kuzunun önü ise kapalı, kurdu kesinlikle göremiyor; ancak yan kafesteki arkadaşının verdiği tüm tepkileri izleyebiliyor.
Deneyin sonunda, kurdu doğrudan gören birinci kuzu elbette büyük bir kaygı yaşıyor. Fakat asıl sarsıcı olan, kurdu hiç görmeyen ikinci kuzunun durumudur: Ortada görünür hiçbir tehlike olmamasına rağmen, sadece yanındaki arkadaşının dehşetine tanık olduğu için, bu kuzunun da stres hormonları fırlıyor ve kaygı seviyesi kurdu gören kuzuyla aynı düzeye geliyor.
Bu çalışma bize çok önemli bir gerçeği gösteriyor: Kaygı bulaşıcıdır. Canlılar tehlikeyi sadece kendileri deneyimleyerek öğrenmezler. Birinin verdiği panik tepkisi, beynimiz için “Burada ölümcül bir tehlike var!” sinyalidir. Bugün sosyal medya ve kitle iletişim araçlarıyla, aslında her an yan kafesinde kurt olan binlerce insanın panik çığlıklarına maruz kalıyor, o kurdu görmesek de stresini hücrelerimize kadar taşıyoruz.
Peki ne yapmalıyız? Aklımıza o en kötü senaryolar hücum ettiğinde ya da çevremizin kaygı dalgasına kapıldığımızda, durup bu tehditlerin ne kadarının gerçek, ne kadarının "sosyal bir bulaşma" olduğunu masaya yatırmamız gerekiyor. Çoğu zaman gerçekleşme ihtimali yüzde bir bile olmayan bir ihtimal, hayatımızın yüzde yüzünü ele geçiriyor. Ve unutmayalım: O çok korktuğumuz senaryo bir gün gerçekleşse bile, inanın bize vereceği zarar, onu beklerken aylarca zihnimizde yarattığımız ve bedensel olarak ödediğimiz o hayali yıkım kadar büyük olmuyor.